ses, harf, hece, kelime, cümle, yazı...

Saturday, November 11, 2006

0 4 19

0 4 19

özünü bulamamış bir aşk yaşadık
yeri yurdu belli değil kayıp
kalbim bu aşk içinde kılavuz
canıma yoldaş olup
sürükledi
yerden yere
oralardan buralara
taş duvarlardan kuş tüyü yataklara

hoyrat bir can taşıdım
ve demirden bir kalp

etrafındaki kimliklerle beslendi yürek
kabuk kabuk üstüne ekledi
hem kaybetti hem kazandı
hem kanadı hem sağaldı

hoyrat bir can taşıdım
hoyrat zamanlarda ve hoşgörüsüz sokaklarda
kırılgan bir küre gibi elimde taşıyarak dolaştım
bu şehrin sokaklarında
hangi taşın altında ne olduğunu bilmeden
hangi tenin altında kim olduğuna aldırmadan
umursamadan
taşıdım o canı
düşüp kırılabileceğine ihtimal vemeden

taşkın bir kalp büyüttüm içimde
her kılıfa uyarak
bütün kan gruplarından beslenebilecekken
bir timsah kadar aç bırakarak
kuyruğu bacakların arasında kıstırarak
kırılmamak için kaçarak
demirden bir kalp yarattım içimde ve taşıdım
o tenden bu tene

sene bilmem kaç
zaman akıp geçti
şehir hiç değişmedi

aylardan bilmem ne
zaman korkup kaçtı
aşkın içeriği değişmedi

günlerden on yedi
evimde dokunulmayan bir tek bu takvim sayfası kaldı
serdengeçti fırtınasına işaret
ayrılığın eş anlamlısı

saat
sıfır
dört
ondokuz
bir tek o değişmedi

gündeliği yaşamak lazım dediler
gözleri açmak
durmuş bir zamandan medet ummamak
zamanı akıtmak
çünkü kanayan yara mikrop barındırmaz

asfalt kaplamaları yeniliyorlar
sokaklarda şenlikler düzenliyorlar
her gün bir yerden bir yere koşturuyorlar
sokakta ölü bir martı gördüm bu gün
kendini uygarlığa adamış

kalbin kaplamalarını yeniledim bu gün
şenlikler tasarladım
bütün gün kumsalda dolaştım
heyecanla bütün gün martıları izledim
uygarlıktan kaçarak

döndüm sonra evim değişmemiş
ben değişirken bir tek o kalmış aynı

özünü bulmuş bir mekanda
özünü bulamamış bir aşkı yitirdim

saat
sıfır
dört
ondokuz
durmuş senin gittin an

02 eylül ’03, istanbul

Thursday, November 09, 2006

zar

kesişen sayfalarda adım adım ilerledim
yol kurdum önüme
parmakuçlarımla işlediğim
ayağımın nasırlaştığı
ve defalarca katettiğim bir yolu tekrar açtım içimde
bir güz dönümünde
kurumaya yüz tutmuş bir çınar yaprağının damarlarındaki özsuyu gibi
yavaş yavaş akarken
bir daha dönmeyeceğim bir yerlerden geçtiğimi biliyordum
o yüzden
adım adım zevk aldım yaşadığım bu süreçten

unutmak
bir sigaranın ucundan çıkan duman
içimize aldığımız temiz havanın kirlenerek atılması
zihninde yaşayacağını düşündüğün umutlara yer açmak

hatırlamak
kahve fincanına dudağının değdiği an
tenimin vazgeçmediği aşk
unuttuğuna kendini ikna ettiğin tüm şeylerin toplamı
ve zaman
hatırlamak senin üstümde kurduğun iktidarın temel taşı

Haberin bile olmadan içine yuvarlandığın fırtınalarda benimle hesaplaştın. Çok yoruldun. Gittin, geldin. Durmadan gittin ve geldin. Uzak olmak artık anlamını yitirdi bir yerden sonra. Uzak olmak senin için bir varlık biçimi oldu bende. Kendimle yaptığım çatışmalarında seni korumaya çalıştım var olduğun o biçimde

Sokağından geçerken siyah bir köpek vardı
yanımda da sen yürüyordun
sana baktıkça yüzün bulanıklaşıyordu
köpek hırçınlaştıkça
yüzün eksiliyordu
zaman bir köpek gibi bileklerime sarılmış
beni hırpalarken
sen ilerlemeye devam ettin
olanlardan habersiz ve bildiğince
benimle konuşarak ilerlemeye devam ettin
uzaklık siyah bir köpeğin bileklerime taktığı bir kelepçeydi aslında
senin uzaklığın zamanın kendisiydi
engel olamadığın bir akış içinde
iki adım da olsa yol almaya çalışmak
yol aldığınca boğuşmak
çabalamak

bulutlar geçiyor ruhumdan
kalbimi de alıp götürüyorlar
uzaklardan dingin gibi görülen bir esinti içinde
döne döne
evire çevire ruhumu karıştırıyorlar
derin bir girdabın orta noktasında duruyorum
uzamda ilerleyemeden
sadece dönüp durarak
eksiliyorum
hesaplaştıkça yavaş yavaş içimden akıyorsun
aktıkça bir fırtınaya dönüşüp beni dışına atıyorsun

bulutlar geçiyor ruhumdan
beni zamanın içinde askıda bırakarak

Sözler kurşun gibi ağır geliyor içinde bulunduğum boşlukta. Zeminim yok. Ağırlık her yana doğru çekiştiriyor bedenimi. Bir zar gibi incelerek genişliyorum. Zaman gibi geriliyorum. Anılar bedenime çarpıp yansıyor. Yoğun bir ışığa dönüşüyor karşımda hayatım. Genişlemekten ve gerilmekten şeffaflaşmış bedenimden geçerek süzülüyor ışık. Gözeneklerimden geçemeyecek kadar büyük ve katısın.

kaldıramıyorum bunları
bir daha geçmeyeceğimi bildiğim halde
içinde bulunduğum şu zaman parçasında bulunmak
buradan çıktığımda bambaşka birisi olacağımı bilmek
ne kadar zevk verse de
kaldıramıyorum
anladım ki dönüşmenin kendisiymiş acı çekmek
başkalaşmakmış
gerilmek ve incelmekmiş
şeffaflaşmakmış
bütün bir yaşamı içinden geçirip unutmak
ve tekrar hatırlamakmış

uyumak istiyorum sürekli
masa başında, yemekte, arabada, konuşurken...
unutmaya çalışmanın en insanca hali bu galiba
ya da sadece var olmanın en temel hali
ulaşmaya çalıştığımız özümüzle kendimizin uzlaştığı nokta
en inceldiğimiz halimiz

kesişen sayfalarda adım adım ilerledim
yazdığımı düşündüğüm bir öykünün içinden geçerken
aslında üstüne yazı yazılan kağıdın ben olduğumu gördüm
unutmak ve hatırlamak eylemleri hükmünü kaybetti bu yüzden,
ne kadar hesaplaşsam da
silinemeyecek bir şeyleri taşırken üstümde
sözleri görünür kılarken
kendimce fıtınalar yaratırken
biz değişirken
evrenin değişmek istemedikçe değişmediğini öğrendim
seninle hesaplaştığım bir hikayede
seni korumaya çalışırken
açık bir kapıdan çoktan gittiğini farkettim

11 ekim – 09 kasım ‘06